PAZAR SÜRPRİZİ
Pazar günleri meşhur eşhasın aşk ve entrika dolu hayatlarını manipülasyonla bezeyip mübalağa ile cilalayarak servis ettiğimiz magazin eki haricinde gazetemizin en ilgi çekici bölümü benim köşemdi. Her hafta tesadüf ettiğim alelade bir vaka üzerinden memleketimizin gidişatına dair derin sosyolojik analizler üfürdüğüm ve insanların (bilinçli yurttaşların) ibretle takip ettiği köşe yazılarımda akademik dil ile halkın beyanını yapmacıksız şekilde sentezleyebilmiş olmam, yakın arkadaşım kıymetli münekkit Yavuz Kopya'nın ifadesiyle neresinden bakarsanız bakın "devrimci" bir tutumdu. Ayrıca Yavuz'un haricindeki arkadaşlarım da benim gibi parlak ve kavraması güç fikirleri olan bir aydının, gazeteye her pazar yazıp bunu yüzbinlere okutabilmesi karşısında kalemime biat ettiklerini ilan ediyorlardı. Hakkımdaki yıkama-yağlama faaliyeti tam gaz devam ederken kıskanç kıtalar da saldırı pozisyonuna geçmişti. Benim bir toplumbilimci karikatürü olduğumu söyleyecek kadar hadlerini aşmaları bir yana, doktora tezimin intihal olduğu iftirasını bile üstüme atmışlardı. Üstelik muarızlarıma göre yazılarımı finansörüm olan Amerikan menşeili bir think-tank müessesesi ısmarlıyordu. Aslına bakarsanız dünyanın süper gücünün küçük Goebbels'i olduğumu iddia etmekle, beni şakşakçılarımın layık gördüklerinden daha prestijli bir konuma yükseltiyorlardı ve uzun gölgemin yaverliğindeki sessiz yükselişim engellenemiyordu.
Fakat işler sizin için rayında gidiyorken yahut siz öyle olduğunu vehmederken yaşanabilecek felaketlerin en büyüğü başa gelir ve bu şaşmaz bir kanundur. Hatta kötü son geciktiğinde felaketi çağırmak için benliğinizde belli belirsiz bir dürtü de oluşur ve siz bunu ancak her şey nihayete erdiğinde fark edersiniz. İşte benim de popülaritemin zirvesindeyken yazdığım masum bir yazı, köşe yazarlığını bırakmamla sonuçlanacak süreci başlatmıştı.
Ne zamandır hakkımdaki teveccühün gerçek karşılığını verebilmek için ciddi bir çalışma hazırlıyordum. Politikacılar arasında yaygın olduğu herkesçe malum, adam kayırmacılık ve nepotizm hastalıklarının fikir-sanat camiamıza da sirayet ettiğini isim vermeksizin fakat cin fikirli alegoriler marifetiyle muhtelif misaller getirerek anlattığım oldukça sarsıcı bir metindi. İlk defa halka bilmediği bir şey söyleyecek olmanın kendini kibirden kurtaramamış budalaca sevincini yaşıyordum. Velakin bana duyduğu sonsuz güven ve her türlü söz sanatına karşı beslediği hasetil* kin sebebiyle yazımı okumadan gazeteyi baskıya gönderen editörümüz dahil olmak üzere herkes meşum pazar sabahı dumura uğramıştı. Güneş yatak odamın penceresinden henüz içeri dalmıştı ki çekiç-örs-üzengi kemiklerim son günlerin popüler bir rap parçasının girizgâhı ile titrerken telefonumun ekranında "Kaşalot Yavuz" ismi belirdi. Telefonun diğer ucundaki yaralı eski dostum hayli gocunmuş olacak ki bana sitem dolu küfürler ve hakaretler yağdırmaya başladı. Lüzumsuz alınganlık ettiğini, eleştirilerimin muhataplarının lümpen ve alt kültür mensubu yeni yetmeler olduğunu anlatmaya çalışırken o da bana 70'lerin revaçta arabesk şarkılarını yeniden yorumladığı albümü ile sükse yapan bed sesli oğlunun yazımda kendisinin de hedef alındığı zannı ile salonda hüngür hüngür ağladığını haber veriyordu. Şu an öfkesi yüzünden kendisiyle sağlıklı iletişim kuramayacağımızı düşündüğümü söyleyerek telefonu yüzüne kapattım ve zevkten dört köşe olarak yeniden yatağa uzandım. Laptopumu kucağıma alıp yazımın dijital platformlarda yarattığı etkiyi izlemeye koyuldum. Harf devrimine inat sin ile kaf yeniden tedavüle girmişti ve benim fikir-sanat hayatımızın Brütüsü olduğum konusunda kimsenin şüphesi yoktu. Şu doktora tezindeki intihal mevzusunun da yargıya intikal etmesi gündemdeydi fakat yine sosyal medyada yazılanlara göre eleştirdiğim kayırmacılıktan en çok beslenen sahte aydın olarak zaten cukkayı götürmüş, parsayı toplamış, voleyi vurmuştum; yani çok da sikimdeydi! Olumlu yorum yapanlar da yok değildi elbet ancak bunlar her konuda yaygın söylemin tersini savunan tahta kafalı ergenler çıkartıldığında üç veya beş kişiydiler. Onları da umursamıyordum. Yazım amacına ulaşmış, tiksindiğim bütün insanların tiksindiği adam olmuştum. Önemli olan da buydu. Telefonu sessize alıp hınzırca huzurlu bir şekilde uyumaya devam ettim. Sonuçta yarın yayın kurulu toplantısı vardı ve kovulmak için iyi dinlenmiş bir bünyeye ihtiyaç duyacaktım.
* hasetil: hasetçe anlamında, tarafımdan uydurulmuştur. (y. n.)
Fakat işler sizin için rayında gidiyorken yahut siz öyle olduğunu vehmederken yaşanabilecek felaketlerin en büyüğü başa gelir ve bu şaşmaz bir kanundur. Hatta kötü son geciktiğinde felaketi çağırmak için benliğinizde belli belirsiz bir dürtü de oluşur ve siz bunu ancak her şey nihayete erdiğinde fark edersiniz. İşte benim de popülaritemin zirvesindeyken yazdığım masum bir yazı, köşe yazarlığını bırakmamla sonuçlanacak süreci başlatmıştı.
Ne zamandır hakkımdaki teveccühün gerçek karşılığını verebilmek için ciddi bir çalışma hazırlıyordum. Politikacılar arasında yaygın olduğu herkesçe malum, adam kayırmacılık ve nepotizm hastalıklarının fikir-sanat camiamıza da sirayet ettiğini isim vermeksizin fakat cin fikirli alegoriler marifetiyle muhtelif misaller getirerek anlattığım oldukça sarsıcı bir metindi. İlk defa halka bilmediği bir şey söyleyecek olmanın kendini kibirden kurtaramamış budalaca sevincini yaşıyordum. Velakin bana duyduğu sonsuz güven ve her türlü söz sanatına karşı beslediği hasetil* kin sebebiyle yazımı okumadan gazeteyi baskıya gönderen editörümüz dahil olmak üzere herkes meşum pazar sabahı dumura uğramıştı. Güneş yatak odamın penceresinden henüz içeri dalmıştı ki çekiç-örs-üzengi kemiklerim son günlerin popüler bir rap parçasının girizgâhı ile titrerken telefonumun ekranında "Kaşalot Yavuz" ismi belirdi. Telefonun diğer ucundaki yaralı eski dostum hayli gocunmuş olacak ki bana sitem dolu küfürler ve hakaretler yağdırmaya başladı. Lüzumsuz alınganlık ettiğini, eleştirilerimin muhataplarının lümpen ve alt kültür mensubu yeni yetmeler olduğunu anlatmaya çalışırken o da bana 70'lerin revaçta arabesk şarkılarını yeniden yorumladığı albümü ile sükse yapan bed sesli oğlunun yazımda kendisinin de hedef alındığı zannı ile salonda hüngür hüngür ağladığını haber veriyordu. Şu an öfkesi yüzünden kendisiyle sağlıklı iletişim kuramayacağımızı düşündüğümü söyleyerek telefonu yüzüne kapattım ve zevkten dört köşe olarak yeniden yatağa uzandım. Laptopumu kucağıma alıp yazımın dijital platformlarda yarattığı etkiyi izlemeye koyuldum. Harf devrimine inat sin ile kaf yeniden tedavüle girmişti ve benim fikir-sanat hayatımızın Brütüsü olduğum konusunda kimsenin şüphesi yoktu. Şu doktora tezindeki intihal mevzusunun da yargıya intikal etmesi gündemdeydi fakat yine sosyal medyada yazılanlara göre eleştirdiğim kayırmacılıktan en çok beslenen sahte aydın olarak zaten cukkayı götürmüş, parsayı toplamış, voleyi vurmuştum; yani çok da sikimdeydi! Olumlu yorum yapanlar da yok değildi elbet ancak bunlar her konuda yaygın söylemin tersini savunan tahta kafalı ergenler çıkartıldığında üç veya beş kişiydiler. Onları da umursamıyordum. Yazım amacına ulaşmış, tiksindiğim bütün insanların tiksindiği adam olmuştum. Önemli olan da buydu. Telefonu sessize alıp hınzırca huzurlu bir şekilde uyumaya devam ettim. Sonuçta yarın yayın kurulu toplantısı vardı ve kovulmak için iyi dinlenmiş bir bünyeye ihtiyaç duyacaktım.
* hasetil: hasetçe anlamında, tarafımdan uydurulmuştur. (y. n.)
Yorumlar
Yorum Gönder