TİYATRİK SIKINTI
Sinemalar seyirci ile dolup taşmakta, bununla birlikte dijital platformlarda da filmlerin izlenme oranları düşmemekteydi. Çok düşük bütçe ile çekilmiş B kalite filmler A seviye gişe rakamlarına ulaşıyordu. Yapımcılar, yönetmenler ve oyuncular armudu hamuduyla götürüyorlardı. Hatta set emekçileri bile insan gibi yaşamaya yetecek miktarlarda para kazanmaya epey yaklaşmışlardı. Sanat değil vurgundu yapılan velakin alan da satan da memnundu. Pek tabii ki bahsettiğimiz ortamda tiyatronun esamesi okunmuyordu. Salonlar boş bile değildi, çoğu kapalıydı. Açık olanlarsa filmcilere kiralanmışlardı. Gerçek hayatta tiyatroya giden kalmamıştı gerçi fakat dizilerde ve filmlerde insanların oyun seyrettiği sahneler çekilmeye devam ediyordu. Böylece hem salon kiraları sayesinde salon sahiplerinin cebine üç-beş kuruş para giriyor hem de yedinci sanatın endüstriyel hegemonyasına rağmen altıncı sanat (belki de üç, sanatsal kronolojiye hakim değilim) unutulmaktan kurtuluyordu.
Her sıkıntılı süreç kendi idealist ve devrimci bireylerini yaratır. Tiyatronun bu zor zamanında da ortaya bir-iki ufak politik tiyatro topluluğu çıktı. Televizyon ve sinemanın bolluğunu adi ve basit görüp ulu tiyatroya kapılanan gençler Brecht dedelerinden miras kalan bayrağı dalgalandırmaya çalışıyorlardı. İçlerinde en çok seyirci toplayabileni "Politiyatrik Tedavi" isimli olanıydı ve Beyoğlu'nda bir barda salı, cuma ve cumartesi olmak üzere haftada üç gün, her seferinde en çok 30 kişiye izletebiliyordu kendini. Topluluk altı kişiden müteşekkildi. Başka kimseye minnet etmeden hazırlayıp sahneledikleri oyunu, grubun doğal lideri konumundaki Serhat yazmıştı. Felsefe yüksek lisans öğrencilerinin Akil Tilt adındaki bir profesör tarafından okutulan "Sinema ve Felsefe" dersinde yaşadıkları eğlenceli diyaloglar ve hocanın ders anlatırken gerek siyasi gerekse kültürel iktidara yönelik eleştirileri ile bezeli bir oyundu. Akil Tilt'i Serhat oynuyordu. Sinem, Yağmur, Zılgıt, Erman ve İkram ise öğrencileri. Sinem korkunç güzelliğine karşın epey kabiliyetsiz bir oyuncuydu. Yağmur oyunculuk konusunda Sinem'den hallice olmakla birlikte toplumun güzellik standartlarına götüyle gülen bir sıfata sahipti. Zılgıt ise güzellik-çirkinlik değerlendirmesi bir yana, insan dahi sayılmazdı. Ona saatlerce baksanız yalnızca boşluk görür, ara sıra da "Acaba karşımda biri mi var?" vehmine kapılırsınız. Güzel ya da çirkin, erkek veya kadın, kibar veya göt değildi. Dünyanın en iyi oyuncusuydu sadece, bu ünvanla iktifa ediyordu. Erman ve İkram Serhat'ın kuzenleriydi ve geçmişte Bingöl'deki en iyi aktörlerdi. İstanbul'da da fena iş çıkartmıyorlardı. Küçük olan Erman, Sinem'le yatmaya uğraşıyordu. Abisi İkram Yağmur'la fakbadiydi. Hepsi öyle ya da böyle solcuydu, Zılgıt hariç. Az önce belirttiğim gibi, kendisi hiçbir şey değildi.
Maddi sıkıntıların tiyatro aşk ve hevesinin üstüne abandığı, tuhaf bir biçimde güneşli fakat yine de kasvetli bir salı günü barda oyundan önce son provayı alıyorlardı. Serhat sigarasının külünü silktiği çay tabağını kenara koyup Akil Tilt kimliği ile masasının başına geçti. Diğerleri de oyun ciddiyetiyle almışlardı yerlerini. Akil "Var mı sinemadan hikmet uman bir dallama?" diye sordu sınıfa. Sinem "Nasıl yani hocam?" diyerek soruya soruyla karşılık verdi, edası şuh. Serhat hariç diğerleri gerçek isimlerini kullanıyorlardı oyunda. Erman nihayeti yine soru işaretine varan bir başka katkıda bulundu konuşmaya. "Sinema ile felsefe arasındaki ilişki derse mevzu olamayacak kadar laubali bir ilişkidir, demiştiniz. Bu cümlenizi de aynı bağlamda mı değerlendirmeliyiz?" Soruyu biraz da Sinem'in dikkatini çekmeye çalışır gibi sormuştu. Gerçek hayatta da olsa böyle yapardı. Ekip içi cinsel gerilimin farkında olan Serhat, arkadaşlarının oyunculuk kabiliyetlerini sarf etmedeki cimriliklerini bildiğinden onlara fazla rol yapmayı gerektirmeyen karakterler yazıyordu. Akil olma durumundaki yazarımız Erman olma durumundaki Erman'ı derse giriş cümleleriyle yanıtladı: "Ben zaten sürekli aynı şeyleri söylüyorum. Yönetmenler ve senaristler gibi. Filozoflar ise birbirine en yakın cümleleri dahi iki farklı dünya yaratacak kadar özgün ve aykırı seslerle kayda geçerler. Bugün yine bu fark üzerinde durup düşünceler çeşitlenirken imajların tektipleşmesini tartışacağız." Böylece komik olmasına gayret edilen ancak öfkeli ve eleştirel yönü ağır basan tek perdelik oyunu kırkbeş dakikada prova ettiler. Prova bittiğinde Zılgıt hariç herkes memnundu. İki sebebe dayanıyordu kızcağızın memnuniyetsizliği. Evvela kendisinin bu oyuna katabileceği renk, az repliği olduğu için sönük kalıyordu. Fakat bundan fenası oyunun temel meselesinin Serhat ve kendisi hariç kimse tarafından kavranamamasıydı. Eleştirilen ve yakınılan durum konusunda söyleyebilecek tek cümlesi yoktu grup üyelerinin. Bu da işin ruhunu yok ediyordu. Zılgıt'a göre ekibin performansı oyunun mesajı altında eziliyordu. Provadan hemen sonra Serhat'a açtı mevzuyu. "Sinemaya kaldıramayacağı anlamlar yüklenip yönetmenlere mütefekkir muamelesi yapılmasına getirdiğimiz eleştiri arkadaşlarca anlaşılmamış" dedi. Anlaşılamayanın anlatılamayacağını da anlattı. İktidarın bir muhalefet aracı olarak tiyatroya nazaran çok daha zararsız olduğu için sinemayı teşvik ettiğinin altını çizememelerinin metinden değil oyundan kaynaklı olduğunu ekledi. Serhat Zılgıt'la her bir kelimede his ve fikir birliği içinde olmasına rağmenn "malzeme bu" minvalinde oldu karşılığı. Kendini birebirde en iyi ifade edebildiği ve teklifsizce sorunlarını açtığı tek kişi olan Serhat'tan somut bir destek göremeyince, müşkülpesent aktris soyut bir öfke ile terk etti orayı. Sigara içmek için dışarıya, barın ön tarafına çıktı. İkramla Yağmur'un fısır fısır bir şeyler konuşurken sigara sardıklarını gördü Erman da Sinem'e Netflix'te izlediğin gerilim türündeki Kore filmini övmekle meşguldü. İsterse oyundan sonra evde birlikte izlemeyi teklif etmekten de geri durmadı. Hafif bir yağmur ince kesiklerle havayı yoklamıştı. Tam bir erken hikaye finali havasıydı. Karşı kaldırımdaki reklam panosunda dönen film afişlerine baktı, iç çekti. Sigara'ya asıldıktan sonra söylendi kendi kendine. "Herkes ekmeğinde. Hep öyleydi, hep öyle."
Yorumlar
Yorum Gönder