İyi Seyirler Kıymetli Okur

İnsan hakkında "zaman cambazı" tanımlaması yapmak mümkündür. Çünkü geçmiş ve gelecek arasında ince bir ip gibi gerili olan şimdinin üstünde yürür. Durdurulamayan zaman kuvvetine karşı kağıttan setler kurarak direnmesi ise insanoğlunun eski bir alışkanlığıdır. Takvimlerden eksilen yapraklara, insani duyuş ve kavrayışın cevap verme yöntemi kurmacanın büyülü hali olan edebiyattır. Kavramsal sanat olarak zihnin en verimli şekilde kullanımını zorunlu kılan bu uğraşı, temel niteliğinden uzaklaşmış gibi görünmektedir. Anlam bulutlarının yağmur olup metinlere döküldüğü şaşaalı estetik dünyasının yerini görsel yönü güçlü metinlerin öne çıktığı imajlar dünyasının almaya başladığı söylenebilir. Sahiden yirmibirinci yüzyılın ilk çeyreğinde sona yaklaşılırken edebiyatın dünyada hala önemli bir konuma sahip olduğunu söylemek acaba gerçekçi bir iddia mıdır? Pek çoğumuz öyle olduğunu düşünsek ve ümit etsek de gerçek bundan çok farklı. İçinde yaşadığımız post-modern dünya anlamın değil imajların dünyası. Çok kültürlü ve çok dilli toplumların yarattığı kültürel zenginliğe karşı dijital yayın mecralarının hızlandırdığı eylemde ve söylemde standartlaşma, estetik kaygı taşıyan eski anlatım biçimlerini altüst etti. Ayrıca bireylerin yetişmesinde teknolojik öğretilerin önemi hızla artıyorken işlevselliğin estetiğin önüne geçmemesi zaten beklenemezdi. Öyle ise edebiyatın sönümlenmekte olan bir sanat dalı muamelesi görmesi mi gerekir? Elbette hayır. Edebiyatın doğasının değiştiği yadsınamaz bir gerçek kuşkusuz. Bu edebiyatın rolünü kaçınılmaz şekilde değiştirecek. Buna mukabil onun varlığını sürdürme yöntemi ise görsel sanatlardan rol çalmak olacak. Çünkü eskisi gibi yazmak ve eski alışkanlıklarla okumak artık mümkün değil. İzlenebilir hikayelerin edebiyat gemisinin kaptan köşküne kurulduğu bir zamandayız. Sinematografik olmayan kurgunun en az doğal seçilim kadar acımasız işleyen kültürel seçilimde yeri kalmadı. Harcıalem sözlerin ısrarla vurgulandığı özgün romanlar veya göz önüne somut bir evren getirmeyen soyut ve derin anlatılar sahneden çekilmek durumunda. Daha çarpıcı bir  biçimde açıklamak gerekirse eğer yazarın eseri gelecekte iyi bir film senaryosuna dönüşmeyi vaat etmiyorsa edebi açıdan da ölü doğmuş metin sınıfında kabul ediliyor. Bir bakıma ondokuzuncu yüzyıl modernizminin yarattığı görkemli kent edebiyatı da önceki geleneklerden keskin bir kopuş niteliği taşıyordu. Ancak günümüzün post-modern edebiyat yaklaşımı sanata dair var olan kabullerden değil, dolaysız biçimde özden kopuşu benimsiyor ve tabiri caizse edebiyatın evrimleşmesini alkışlıyor. Buna sesi cılızlaşan yeraltı edebiyatının ve her ülkede belirli genç azınlık kitlelerine hitap edebilen alternatif metin üreticilerinin haricinde güçlü bir tepki olmaması ise yeni algının zaferi olarak kabul edilebilir. Bahsettiğim bu yeni algı, edebiyatçılar veya onların eserlerini değerlendiren eleştirmenlere ait bir buluş değildir. Tamamen edebiyatın dışında gerçekleşen bir zevk ve anlayış değişikliğinin zamanla edebiyatı da kuşatması ile ilgilidir. Görselliğin önem kazandığı yeni biçimin geleneksel yazıma karşı çıkış niteliği taşıdığı da ortadadır. Bu köklü değişimin tarihte bir ilk olarak değerlendirilemeyeceğinin altını çizelim. Anti-romanın ortaya çıkışı da benzer bir anlayış ve algı değişikliğinin ürünüydü. Jean Paul Sartre, Nathalie Sarraute'nin "Bilinmeyen Birinin Portresi" kitabı için yazdığı önsözde anti-romanın çerçevesini çizmişti. Anti-romanın ortaya çıkmasında etkili gelişmelerin ilki, İkinci Dünya Savaşı'nın yarattığı sarsıcı moral ve kültürel çöküştü. Diğeri ise kitle iletişim araçlarının hızla yaygınlaşmasıydı. Söz konusu durumların günümüzdeki değişimlerin sebebi olan gelişmeler ile büyük benzerlik taşıdığı muhakkak. Her iki durum da gerçekçi ve derin anlamlı metinlere duyulan güveni temelden sarstı. Bu yüzden yazarlar uyguladıkları teknikler bakımından kendilerini sorguladılar ve "görünenin alkışlandığı" yeni ortamda sinemacıların izinden yürüyüp görsel dile başvurdular. Tek bir farkla: kamera yerine kelimeleri kullanmaya devam ederek. Klasik edebiyatın baskın karakterli tipleri tümüyle geride kaldılar. Hiçbir okurun vakti uzun psikolojik çözümlemelere ayrılacak kadar değersiz de değil. Olayların alışılageldik çizgisel ilerleyişi imajları gölgelediği için artık rağbet edilmeyen metin unsurlarından. Hepsi kabulümüz fakat bütün farklılıklardan daha dikkat çekici olan şey ise yazınımızın dünyayı değiştirme veya en azından onu marjinal perspektifler aracılığıyla yeniden yorumlama görevini üstünden atması oldu. Anlık olarak çarpıcı etkiler ve izlenimler bırakan, bununla birlikte zamanın yıpratıcılığı karşısında güçsüz kalan anlatılar değer kazandı. Oysa ki genel bir dünya görüşünün temsilciliğine soyunan ve gerçek kıymeti yazıldıktan çok sonra anlaşılabilen eski edebiyat metinleri için bu durum deyim yerindeyse ucuzluk belirtisiydi. Yeni algının dünyayı tasvir etme konusundaki gücünü tabii ki yadsımıyorum. Dünyayı tanıtma konusundaki yetkinliğine karşın nesnelerin ve insani değerlerin yalnızca yüzeylerine temas edebildiğini söylüyorum. Dolayısıyla o herşeye hakim "Tanrı yazar" üslubu geçersizleşirken gözlemci yazar tekniğinin ve bilinç akışının anahtarı olan "ben dili"nin neden daha fazla ilgi gördüğü de anlaşılıyor. Günümüz edebiyatının en pozitif yanı bence bu ben dili ile ortaya çıktı. Evrensel değerler karşısında kişisel tecrübe ve yargıların daha önemli hale gelmesi yazarın özgürleşmesi sonucunu yarattı. Böylelikle hiç değilse bir konuda post-modern edebiyat hem modernizm hem klasik dönemlerinin önünde bir başarı elde etti. Ben yine de ses ve görüntünün cazibesi karşısında yenik duruma düşmesin diye edebiyatın dönüştürüldüğü yeni biçimi pek tasvip edemiyorum. Tabii ki revaçta olan her yeni iletişim yolu toplumun kültürel yaşamında kırılmalar yaratır. Vaktiyle matbaa da bilginin doğrudan ve hızlı aktarımını, hatta hoca ve öğrenci arasında daha güçlü bir etkileşim kurulmasını sağlamıştı. Burada itiraz edilen kırılmanın edebiyatın rolü değil doğası üzerinde değişim yaratmasıdır. Öyle ki edebiyat, yazarın dil ve kelimeler yerine okurun kafasında canlandırmak istediği imajlar üzerinde tefekkür ettiği bir uğraşı haline geldi. Haliyle yazarın okurla ve dahası yazarın yazdığıyla arasında alışkın olmadığımız yeni bir ilişki doğdu. Bu ilişki canlı, dinamik ve renkli metinler yaratılmasına katkı sunabileceği gibi yazının kalitesini düşürme potansiyeli olan sağlıksız bir ilişkidir. İhtimal ki bu yüzden roman yazmakla senaryo yazmak arasındaki sınır görünmez olmaya başlamıştır. Bahsettiğim yeni durum sinema ve gösteri dünyasına kolayca işlenebilen taze malzemeler çıkartabilir ama edebiyatın alanını daralttığı kesin gibidir. Bundan böyle televizyonda ya da üyesi olduğunuz dijital içerik platformunda karşınıza çıkan film ve dizilerin, sinematografisi güçlü bulunmuş romanlar olması muhtemeldir. İmajların anlamın yerini aldığı çağımızda kitapların başına "İyi seyirler" filmlerin başına ise "İyi okumalar" ibarelerini eklemek muzipçe ve yerinde bir hareket olacaktır. Güncel edebiyata  jön edebiyatı demek belki de uygun olur. Oldukça sığ; fakat cakası fiyakalı, imajı yerinde!

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Beklenmeyenler Üzerine

İntihar Damlası

İhtiyar Ozanın Sözleri (The Voice of The Ancient Bard by William Blake)